Günlerden 15 Şubat 2020… Saatler 23.00’ü gösteriyordu. Sürekli hasta yatağında bir şeyler isteyen, yardım çağıran, çektiği acıdan rahatsızlık duyan babam artık tamamen sessizleşmişti; seslenmelerimize hiçbir tepki vermiyordu. Tedavi gördüğü 117 numaralı odaya çağrılan nöbetçi doktor, kontrolün ardından beni odasına çağırdı ve en kötüye hazırlıklı olmamızı söyledi. O an, bir aydır her gün korkuyla beklediğimiz kötü haberin geldiğini anlayınca zaman sanki duruverdi.
Ardından 117 numaralı odaya geri döndüm. Haberi alan aile fertlerimiz, akrabalarımız, eş dost; o zor günde yanımızda olması gereken herkes hastaneye gelmişti. Kısa süre sonra babamın başında bekleyen herkesi odadan çıkardım. Her gün o sonu beklemiş olmama rağmen, baba–oğul olarak o anı hiç yaşamamak istercesine ne helallik ne de başka bir konu açtık.
Bir ay boyunca hastalığına bir tedavi umuduyla Diyarbakır ile Mardin arasında gidip geldik. Başka illerde de alanında en iyi doktorlara ulaşmaya çalıştık, bir umut bekledik. Ancak gittiğimiz, ulaştığımız her kapıdan aynı cevabı aldık: “Bu aşamadan sonra yapılacak bir şey yok.” Bu süreçte hastalığının ciddiyetini ondan sakladık.
Eş dost da buna uydu. Kime derdini sorsa aynı cevabı verdik: “Fazla ilaç kullanmışsın, miden zarar görmüş.”
Ama o kötü anın yaklaştığını doktor söylemişti bize. Bir ay boyunca sakladığım gerçeği, o son anlarda eğilip kulağına fısıldadım. Bir oğul olarak helallik istedim.
Sesimi duydu mu bilmiyorum… “Oğlum senden razıydım, hakkım helal olsun” dedi mi, onu da bilmiyorum.
Tek bildiğim şu: Yaşadığı ama bizim farkında olmadığımız sağlık sorununun kalbiyle ilgili olduğunu doktor söylemişti. Bu nedenle Ankara’ya gitmiş, kalp pili operasyonu için hazırlık yapmıştık.
Operasyona girmeden önce, içine doğmuş olacak ki bana üç vasiyetini dile getirmişti. O an tatlı bir sözlü tartışma yaşamıştık. Ben, “Her kalp pili takılan vefat etse dünyada insan kalmaz” diyerek onu teselli etmeye çalışmıştım. Ancak o ısrarla vasiyetlerini saydı. Tıpkı hayatı boyunca bize ağır bir yük bırakmamaya çalışan babam, vasiyetlerinde de omuzlarıma ağır bir yük yüklemedi.
Meğer kalbi sadece hastalıkla değil, içinde taşıdığı hislerle de bize veda etmeye hazırlanıyormuş…
Ama ben şunu çok iyi biliyorum: 55 yıllık ömrünün 28 yılını ailesi için feda eden; hayatın tadını tam anlamıyla yaşayamayan; emekli olup aldığı takım elbiseleri ve ayakkabıları giyemeden, hayalini kurduğu günlerin keyfini süremeyen; en zor ekonomik şartlarda bile bizim en iyi şartlarda yaşamamız ve iyi bir eğitim almamız için çabalayan babamızdan öyle razıyız ki…
Öyle ki, bazı arkadaşlarım babamı bana kıskanır, “Keşke bizim babamız da seninki gibi olsaydı” derdi. O zamanlar bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu tam kavrayamamışım. Ta ki babam ebediyete göçüp yokluğunu yaşamaya başlayana kadar… Onu kaybettikten sonra nasıl bir babaya sahip olduğumu ve babasızlık duygusunun insanın içine nasıl işlediğini derinden anladım.
İyi ki babamızsın…
İsminin anıldığı her ortamda “kendi hâlinde, kimseye zararı olmayan bir insandı” denildiğinde öyle gururlanıyorum ki…
Senin bize hakkın helalse, bizim sana karşı bir hakkımız yoktur babam. Mekânın cennet olsun.
Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun